hep uzaklara bakan bir çift göz geçti bu dünyadan, geçti ve gitti. uğradı sanki, hazır yolunun üstündeyken, her zaman bir gün gideceğini bilerek uzaklara baktı hep. belki de bu yüzden hiçbir şey sinemedi üzerine parfüm kokusundan başka. umut, yakınından geçmedi hiç, gözleri gün ışığına bakarken sahiden gülümsedi bazen ama dünyaya bir perdenin arkasından baktığını hep hissetmiştim. var olmaya çalışırken yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibiydi, fark, yürüse de koşamayacağını bilmesindendi belki. kendine yalan söylemeyi hiç beremedi sanırım...bu iyi bir şey mi bilmiyorum, belki de hiç ait hissedememesini sağladı yalnızca.
dokunamadım hayatına, sırtımı döndüm, sandım ki böyle olunca daha az zarar verebilir 'bize' onun uzaklığı... hayata tutunamayan, tutunmayı beceremeyen, ta içimiz gibi tanıdıkdı oysa ki. uzak durmak, koruyamadı bizi..ama yakın durmak belki onu korurdu, bilmiyorum.
onu affediyorum, bize yaptıkları için, yokluğunun miniğime yaptıkları için de. kendimi de.. bu dünyadan geçip giderken bize bıraktığı bir avuç acıyı yüreğimden salma vakti geldi artık. sonunda olmak istediği yerde olduğu için onun adına mutluyum..
22 Nisan 2011 Cuma
10 Aralık 2010 Cuma
ve hayatta kalan şemsiyeler vestiyerlerindeki yerlerine geri döndüler.
efenim merhabalar,
uzun zaman oldu, zaman kendinden bir şey kaybetmedi.
yollarda akan seller görmeye alışkın gözlerim, ilk defa yolda akmayan göl birikintileriyle karşılaştı. ankaranın dağları tepeleri varsa, yollarından sel olmuş sular akan, istanbulun da mükemmel alt yapı sistemine sahip gölleşmiş yolları varmış. sulara baktım ısrarla gözlerim bir haraket bulabilir belki diye, cisimler bile hareket ederken akışkan bir su birikintisi nasıl durağan kalabilir? sordum perilerime onlarda bilemediler. eh, dedim bende; peki, hayatta öğrenecek çok şey var daha. haha...
X = V.t
V= Vrüzgar- Vben
bu problemdeki abzürtlüğü bul!
bu problemdeki abzürtlük efendim, benim kaç kilo olduğunumun önemidir. efenim koskoca matematik bilimi bunu nasıl es geçebilir? bunca yıldır ders kitaplarında akıntıya karşı yol alan varlığın ağırlığından nasıl bahsedilmez? tamam, matematiğe güvendiğimi iddia etmiyorum, hayal kırıklığına uğramayın, 2*2 nin dört ettiği tamamen yalandır, kabul ediyorum ama böyle bir gerçekliğin inkarı tüm yalanlardan daha büyüktür!
resimdeki abukluğu bul!
efenim bu resimde şemsiye, kişinin uçuşunu kolaylaştırıyor gibi gözükmektedir, lakin bilmeniz gerekmektedir ki rüzgar yönüne uçarken şemsiye ters dönmektedir. nitekim bugün istanbul sokaklarında düşene bir de sen vur mantığıyla yapılan büyük bir toplu yıkım söz konusuydu. şemsiyeler isyan etmiş, ters dönmüş, kalbi kırılmış, yine de vefakar bir tutum sergilerken, şemsiyelerin sahibi olduğunu düşünen iki ayağı üzerinde yürümeye çalışan, yer yer başaramayıp çamurlu sulara kıç üstü ve ya kapaklanma suretiyle gömülen, yer yer de tek ayağı üzerinde kayma çalışmaları yapan bir grup varlık- ben o sırada uçmaktaydım- aynı vefakar tutumu sergileyemedi. bu bir grup varlığın, orada burada her yerde, tüm çöp kutularına g.te giren şemsiye açılmaz mantığıyla şemsiyelerin libido merkezini çöp kutularının dibine doğru sokarak gerçekleştirdikleri bir imha girişiminde bulunduğu görüldü. çöp kutuları şemsiyelerle doldu taştı, şemsiyelerin bağırsakları her bir yere dağıldı.
ben o sırada uçmaktaydım demiştim hatırlarsanız, bu hikayenin iyi kısmı, en azından bu kısımda bir hareket, bir devinim söz konusu. bir ara haberlerde ne olduğu anlaşılamayan, hareket etmeye çalıştığı gözlemlenmesine rağmen görünen bir hareket sağlayamayan bir varlığın istanbul sokaklarında görüldüğünü duyduysanız, utançla itiraf etmeliyim ki, işte o bendim. üstelik o sırada netice alabilmek için yürümeye değil, koşmaya çalışmaktaydım, her ne kadar dışarıdan belli olmasa da. bir ara ağlamak istedim, nasıl olsa göz yaşlarım artık beni ıslatamazdı, ayaklarım, zaten güya ayakları korumak için yapılmış çizmelerin içinde yüzmekteydi, vücudumun ıslanmamış herhangi bir bölgesi de bulunmamaktaydı. işte tam o sırada, hareket etmeyen artık adına "asfalt" değil, göl denilebilecek o statik bütünle karşılaştım. gözlerim yerlerinde büyüdü, şaşkınlıktan değil, daha iyi görebilmek için! işte küçücük olduğumu fark ettiğim anda gözlerimin benden büyük olduğu resim, böyle ortaya çıktı.
doğa efendim, işte DOĞA! o anda olmasa da şu an önünde saygıyla eğildiğim, tekrar tekrar alkışladığım yegane gerçeklik, bugün yine kendini ispatladı o iki ayaklı bencillik abidelerine.
işte doğanın gücü!
bugün iki ayaklı, ayaklarında perdeleri olmayan varlıklar yüzerken görüldü.
kanatları olmadığını sanan ben, bugün uçmayı başardım...
2 Kasım 2010 Salı
sessiz ağıt
yıllanmış kederlerde yine
kaybolmuş umutlarda yüreğim.
bakıyorum gün batımına
heyecansız, silik ve yitmiş
bakıyorum kendime
hissiz.
boş duvarlar çarpıyor gözüme,
beklentisiz beklentiler
ve bir yığın 'ben' çarpıyorum kendime.
ne desem boş,
ne yapsam hareketsiz.
yollardan insanlar geçiyor
bir yerlere gidiyorlar hiç kuşkusuz
gidecek bir yerleri var
belki bir yuvaları
huzurlu ve sıcak.
ben, serin bile değilim oysa
sıcak değil,
soğuk değil,
olsa olsa donuk.
bilmediklerim, bilemediklerimle doluyum
bugün değil, her gün.
kaybolmuş umutlarda yüreğim.
bakıyorum gün batımına
heyecansız, silik ve yitmiş
bakıyorum kendime
hissiz.
boş duvarlar çarpıyor gözüme,
beklentisiz beklentiler
ve bir yığın 'ben' çarpıyorum kendime.
ne desem boş,
ne yapsam hareketsiz.
yollardan insanlar geçiyor
bir yerlere gidiyorlar hiç kuşkusuz
gidecek bir yerleri var
belki bir yuvaları
huzurlu ve sıcak.
ben, serin bile değilim oysa
sıcak değil,
soğuk değil,
olsa olsa donuk.
bilmediklerim, bilemediklerimle doluyum
bugün değil, her gün.
10 Haziran 2010 Perşembe
bir tel kopar ahenk ebediyen kesilir...
bir kuş uçar gökyüzünde süzülür
bir çocuk bütün oyunlara yazılır
bir gül kokar, tüm çiçekler ezilir
bir tel kopar ahenk ebediyen kesilir
yüzünü görmem, yerini sormam
elini tutmam
seni hiç unutmam
tenine değmem, sesini duymam
adını koymam
sana hiç doymam
derler ki ölmeden önce hayatınız gözlerinin önünden geçermiş. bana pek doğru gelmedi ölümün sessiz gemisiyle yolculuğa çıkarken. hayata, insanlara, kendime hak ettiğini vermiş gibi hissettim daha çok. yanlış anlaşılmasın, mutlu bir andı. işte o an, bence o tel kopmadan önce ki an, hayatımın en ahenkli anıydı. kanatlarımı bir kelebeğe emanet etmişim gibi.
bir çocuk bütün oyunlara yazılır
bir gül kokar, tüm çiçekler ezilir
bir tel kopar ahenk ebediyen kesilir
yüzünü görmem, yerini sormam
elini tutmam
seni hiç unutmam
tenine değmem, sesini duymam
adını koymam
sana hiç doymam
derler ki ölmeden önce hayatınız gözlerinin önünden geçermiş. bana pek doğru gelmedi ölümün sessiz gemisiyle yolculuğa çıkarken. hayata, insanlara, kendime hak ettiğini vermiş gibi hissettim daha çok. yanlış anlaşılmasın, mutlu bir andı. işte o an, bence o tel kopmadan önce ki an, hayatımın en ahenkli anıydı. kanatlarımı bir kelebeğe emanet etmişim gibi.
23 Nisan 2010 Cuma
ağrı-sızı
efenim merhabalar,
yoğun bir karın ağrısı içinde kıvranmaktayım şu an, belki yazmak iyi gelir dedim. dedim de, bunu destekleyecek hiçbir veri bulunmamakta elimde, hatta bir ufak kırıntı bile yok, neyseki 'saçmalık'lara inanmanın, 'ihtimal'lere inanmaktan daha yüce bir şey olduğuna dair fikirlerim var. nitekim savunuyorum, evet, yazmak regl ağrılarına birebir, siz de deneyin!
reklam gibi oldu bu söylem efenim, ped firmaları şöyle bir reklam yapabilirler mesela, bir ped alana kalem-defter hediye, defterlerin üzerinde de çiçekler falan olsa gerek bu durumda, güzel kokuyu çağrıştırsın diye. ama hangi çiçeğin regl kokusunu hafifletebileceğini ben henüz bulamadım. savım, bu kokuyu hafifletecek hiçbir şey olmadığı yönünde. neyse efenim, cozuttum ben yine, ne alemi var şimdi bundan bahsetmenin.
kadınların regl ağrıları sonucunda feminist olduklarını düşünmekteyim, hatta sadece bu ağrıyı baz alırsak feministliğin saldırganlaşmasını da haklı bulduğumu ifade etmek isterim. nitekim insan şu anda bulunduğum ağrılar içerisinde bu ağrıyı hiç tatmamış insanlara karşı bir kin duymuyorsa- bilmiyorum yani duymaz mı? bence duysun, hatta duymalı! buna regl ağrısı çekmeyen kadınlarda dahildir efenim, onlarda kadın olmanın çetrefilli yollarından daha az geçmiş sayılırlar, onlarda feminizmim hedefi olmalılar.
neyse efenim, gördüğünüz gibi savım pek gerçekçi değilmiş. hatta bu durumda kadınlara şu söylenmelidir belki de, regl döneminde yazmak saldırganlığa yol açabilir! hayır hayır, kesinlikle şu söylenmeli, beyninizin işlevini yerine getiremediğini düşünürsek regl döneminde sav üretmeyin efenim, tez, anti-tez her türlüsü akıllara ziyandır.
ve ağrı da azalmamaktadır...
saygılar.
yoğun bir karın ağrısı içinde kıvranmaktayım şu an, belki yazmak iyi gelir dedim. dedim de, bunu destekleyecek hiçbir veri bulunmamakta elimde, hatta bir ufak kırıntı bile yok, neyseki 'saçmalık'lara inanmanın, 'ihtimal'lere inanmaktan daha yüce bir şey olduğuna dair fikirlerim var. nitekim savunuyorum, evet, yazmak regl ağrılarına birebir, siz de deneyin!
reklam gibi oldu bu söylem efenim, ped firmaları şöyle bir reklam yapabilirler mesela, bir ped alana kalem-defter hediye, defterlerin üzerinde de çiçekler falan olsa gerek bu durumda, güzel kokuyu çağrıştırsın diye. ama hangi çiçeğin regl kokusunu hafifletebileceğini ben henüz bulamadım. savım, bu kokuyu hafifletecek hiçbir şey olmadığı yönünde. neyse efenim, cozuttum ben yine, ne alemi var şimdi bundan bahsetmenin.
kadınların regl ağrıları sonucunda feminist olduklarını düşünmekteyim, hatta sadece bu ağrıyı baz alırsak feministliğin saldırganlaşmasını da haklı bulduğumu ifade etmek isterim. nitekim insan şu anda bulunduğum ağrılar içerisinde bu ağrıyı hiç tatmamış insanlara karşı bir kin duymuyorsa- bilmiyorum yani duymaz mı? bence duysun, hatta duymalı! buna regl ağrısı çekmeyen kadınlarda dahildir efenim, onlarda kadın olmanın çetrefilli yollarından daha az geçmiş sayılırlar, onlarda feminizmim hedefi olmalılar.
neyse efenim, gördüğünüz gibi savım pek gerçekçi değilmiş. hatta bu durumda kadınlara şu söylenmelidir belki de, regl döneminde yazmak saldırganlığa yol açabilir! hayır hayır, kesinlikle şu söylenmeli, beyninizin işlevini yerine getiremediğini düşünürsek regl döneminde sav üretmeyin efenim, tez, anti-tez her türlüsü akıllara ziyandır.
ve ağrı da azalmamaktadır...
saygılar.
31 Mart 2010 Çarşamba
tos kafa
efenim merhabalar,
ne yazacağımı bilerek gelmedim buraya, alsın yazı beni götürsün istediği yere diye geldim. Perilerim ve pispislerim kış uykusundalar mı ne, pek sesleri çıkmıyor birkaç gündür.
Önüme rengarenk lokumları almış, teker teker tadına bakmak meşguliyetindeyim. Pembesi var, yeşili var, sarısı var, şeffafı var...sorsanız rengarenkler yani. ama nasılsa tatları aynı. Tatları tanımlamayı severim, hayır hayır teessüf ederim, şu yeryüzüne düşüp kafasını yaran meleğin oynadığı filmle ne ilgisi var şimdi bunun?? hem siz hiç meleklerin sapık gibi deniz kenarında durup olmayan bir sesi dinlediğini hiç gördünüz mü? Hayır, madem translardan trans beğenecek durumdasın, neden ayakta durursun onu ben zaten hiç anlamadım, yahu şöyle otur, bi kendine gel, rahatla, çıkar üzerinden o sıkıcı siyah pelerin gibi giysiyi... bu mudur yani kendine bulduğun transilvanya?
neyse efenim, tatlar diyorduk... bir dostla muhabbet ediyorduk geçenlerde, tiramisu istedi, ona ithaf edeyim bu yazıyı. Zaten bu bilge zat, tiramisu yemeyecekti de ne yiyecekti? Soruyorum, siz bilge olsaydınız ne yerdiniz? Bak böyle sorunca olmadı değil mi efenim, cevap vereceksiniz şimdi, neler yemedik ki diye, olmadı.
Rivayete göre tiramisu mucizesini sienalılar bulmuş, ben şahsen bu durumu kanlarındaki şarap sayımının yüksekliğiyle açıklamayı uygun buluyorum. Neyse, günlerden bir gün, bir dük birkaç günlüğüne sienaya gelir, kim bilir ne için? hayır aynı rivayet tiramisunun keşfinde afrodizyak olmasının da etkili olduğunu savunmakta da o nedenle şey ettim ben. Neyse efenim, bırakalım bu rivayeti falan, kim bulmuşsa ellerinden, gözlerinden öperiz...
Dİyeceğim o ki, trans öyle olmaz melek efendiler, hep birlikte oturup tiramisu yeseydiniz önünüzde eğilip, yerlere kadar kapaklanabilirdim belki, yani, sadece belki işte, ama olsun, bu da büyük bir ihtimal, zaten olasılıklarla da işimiz yok bizim. düşünsenize ne güzel bir manzara, oturup, tiramisu yiyen bir sürü melek, doğru yol göstericiliği işte budur!! öyle bir öğreti olsaydı eğer, kesinlikle bu olurdu!...
düşündüm de, acaba, tiramisu yerken kahve parçacıkları burnumuza kaçıyor mu?
neyse efenim, saygılar...
ne yazacağımı bilerek gelmedim buraya, alsın yazı beni götürsün istediği yere diye geldim. Perilerim ve pispislerim kış uykusundalar mı ne, pek sesleri çıkmıyor birkaç gündür.
Önüme rengarenk lokumları almış, teker teker tadına bakmak meşguliyetindeyim. Pembesi var, yeşili var, sarısı var, şeffafı var...sorsanız rengarenkler yani. ama nasılsa tatları aynı. Tatları tanımlamayı severim, hayır hayır teessüf ederim, şu yeryüzüne düşüp kafasını yaran meleğin oynadığı filmle ne ilgisi var şimdi bunun?? hem siz hiç meleklerin sapık gibi deniz kenarında durup olmayan bir sesi dinlediğini hiç gördünüz mü? Hayır, madem translardan trans beğenecek durumdasın, neden ayakta durursun onu ben zaten hiç anlamadım, yahu şöyle otur, bi kendine gel, rahatla, çıkar üzerinden o sıkıcı siyah pelerin gibi giysiyi... bu mudur yani kendine bulduğun transilvanya?
neyse efenim, tatlar diyorduk... bir dostla muhabbet ediyorduk geçenlerde, tiramisu istedi, ona ithaf edeyim bu yazıyı. Zaten bu bilge zat, tiramisu yemeyecekti de ne yiyecekti? Soruyorum, siz bilge olsaydınız ne yerdiniz? Bak böyle sorunca olmadı değil mi efenim, cevap vereceksiniz şimdi, neler yemedik ki diye, olmadı.
Rivayete göre tiramisu mucizesini sienalılar bulmuş, ben şahsen bu durumu kanlarındaki şarap sayımının yüksekliğiyle açıklamayı uygun buluyorum. Neyse, günlerden bir gün, bir dük birkaç günlüğüne sienaya gelir, kim bilir ne için? hayır aynı rivayet tiramisunun keşfinde afrodizyak olmasının da etkili olduğunu savunmakta da o nedenle şey ettim ben. Neyse efenim, bırakalım bu rivayeti falan, kim bulmuşsa ellerinden, gözlerinden öperiz...
Dİyeceğim o ki, trans öyle olmaz melek efendiler, hep birlikte oturup tiramisu yeseydiniz önünüzde eğilip, yerlere kadar kapaklanabilirdim belki, yani, sadece belki işte, ama olsun, bu da büyük bir ihtimal, zaten olasılıklarla da işimiz yok bizim. düşünsenize ne güzel bir manzara, oturup, tiramisu yiyen bir sürü melek, doğru yol göstericiliği işte budur!! öyle bir öğreti olsaydı eğer, kesinlikle bu olurdu!...
düşündüm de, acaba, tiramisu yerken kahve parçacıkları burnumuza kaçıyor mu?
neyse efenim, saygılar...
23 Mart 2010 Salı
ritüeller ve ahlak masası
efenim, tekrar merhabalar,
bugün ki konumuz başlıkta da gördüğünüz üzere ahlak masası. merak etmekteyim bu masanın da bir kalbi varmıdır diye? kimi zaman üzülüp, kimi zaman sevinen bir şey midir yoksa sadece o malum sesi çıkartmak için mi programlanmıştır kendisi: "cık, cık, cık".
yoğun bir uykunun ardından beynim çöreklenmiş halde karşınızda duruyorum, saçmalarsam af buyurun diyemeyeceğim, kusura kalmayın; saçmalamayı başarmakta takdire şayan bir durumdur diye düşünmekteyim. o yüzden siz elma şekerlerinizi yemeye devam edin, keyif içinde, paniğe mahal yok.
efenim, gelinliğimin üstüne kusmuşum, öyle dediler, alkolün yumuşak kollarında dans etmekteydim ben o sıra, hatırlamıyorum desem olmaz şimdi, haksızlık yapmış olurum, gayet iyi her halini hatırlamaktayım, ertesi gün sevgili kusmuk parçalarımı gelinlikten temizlerken ne kadar aklım başımdaysa, bu eylemi gerçekleştirirken de o kadar yerindeydi aklım. sadece bu olsa iyi ama, neymiş efenim, çok güler yüzlüymüşüm, nikah sırasında gelinin bir kahkahası var ki sormayın, dillere destan oldu, niye efenim niye, gülmek kötü bir şey midir, en az seks kadar kalbe iyi geldiğini duymuştum ben, yanılmakta mıyım? sonra efenim bu gelin bozuntusu gelin arabasında beklerken herkesle muhabbete dalmış arabanın penceresinden bedeninin yarısını çıkarıp, sonra o malum ses "cık, cık, cık". ahlak masası niye rapor tutma işine soyuldu şimdi anlayamadım, güzel bir gündü, o da eğlenseydi ya bizimle... hem zaten vucüdumun diğer yarısı gelin arabasının koltuğunda oturmaktaydı hala, nitekim onu bir yere göndermemiş, göndermekte istememiştim, onun çok işi vardı daha, otursundu oturduğu yerde. ahlak masasının bu ayrıntıyı gözden kaçırmasına da oldukça bozuldum doğrusu.
neyse kolaylıklar diliyorum efenim sizlere de. bir başka ahlak masası "cık,cık"ında görüşmek üzere diyeceğim üzülerek.yani mecburen efenim, o kısmına üzüldüm ben sadece.
saygılar
bugün ki konumuz başlıkta da gördüğünüz üzere ahlak masası. merak etmekteyim bu masanın da bir kalbi varmıdır diye? kimi zaman üzülüp, kimi zaman sevinen bir şey midir yoksa sadece o malum sesi çıkartmak için mi programlanmıştır kendisi: "cık, cık, cık".
yoğun bir uykunun ardından beynim çöreklenmiş halde karşınızda duruyorum, saçmalarsam af buyurun diyemeyeceğim, kusura kalmayın; saçmalamayı başarmakta takdire şayan bir durumdur diye düşünmekteyim. o yüzden siz elma şekerlerinizi yemeye devam edin, keyif içinde, paniğe mahal yok.
efenim, gelinliğimin üstüne kusmuşum, öyle dediler, alkolün yumuşak kollarında dans etmekteydim ben o sıra, hatırlamıyorum desem olmaz şimdi, haksızlık yapmış olurum, gayet iyi her halini hatırlamaktayım, ertesi gün sevgili kusmuk parçalarımı gelinlikten temizlerken ne kadar aklım başımdaysa, bu eylemi gerçekleştirirken de o kadar yerindeydi aklım. sadece bu olsa iyi ama, neymiş efenim, çok güler yüzlüymüşüm, nikah sırasında gelinin bir kahkahası var ki sormayın, dillere destan oldu, niye efenim niye, gülmek kötü bir şey midir, en az seks kadar kalbe iyi geldiğini duymuştum ben, yanılmakta mıyım? sonra efenim bu gelin bozuntusu gelin arabasında beklerken herkesle muhabbete dalmış arabanın penceresinden bedeninin yarısını çıkarıp, sonra o malum ses "cık, cık, cık". ahlak masası niye rapor tutma işine soyuldu şimdi anlayamadım, güzel bir gündü, o da eğlenseydi ya bizimle... hem zaten vucüdumun diğer yarısı gelin arabasının koltuğunda oturmaktaydı hala, nitekim onu bir yere göndermemiş, göndermekte istememiştim, onun çok işi vardı daha, otursundu oturduğu yerde. ahlak masasının bu ayrıntıyı gözden kaçırmasına da oldukça bozuldum doğrusu.
neyse kolaylıklar diliyorum efenim sizlere de. bir başka ahlak masası "cık,cık"ında görüşmek üzere diyeceğim üzülerek.yani mecburen efenim, o kısmına üzüldüm ben sadece.
saygılar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
